Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Günseli Uğur
Günseli Uğur

Aidatlar betona, mücadele nereye?

500 milyon lira…

Bunu okuyunca hiçbir şey hissedemiyorum. Çünkü 500 milyon lirayı hayal edemiyorum.

Sonra kabaca hesaplıyorum.

Yaklaşık 17 bin 800 asgari ücret ediyor.

Yaklaşık 1.500 işçinin bir yıllık asgari ücreti…

Ya da 20 bin emekliye 25’er bin lira ek destek sağlayabilecek bir kaynak.

Çoğaltılabilir.

Hepimiz düşünmek zorundayız: Mesele gerçekten kaynak yokluğu mu, yoksa kaynakların nasıl kullanıldığı mı? Çünkü her bütçe, aynı zamanda bir öncelikler listesidir.

Türk-İş, yaklaşık 500 milyon lirayı yeni bir genel merkez binası için kullanmayı tercih etmiş.

Nazım’ın “Yapıyla Yapıcılar” şiirini anımsadım. Burada da yükselen bir yapı var; ama bu kez, onu aidatlarıyla finanse eden işçilerin doğrudan söz sahibi olmadığı bir kararla yükselen bir sendika binası.

Türk-İş’i bu zenginliğinden dolayı tebrik edecek değilim; tam tersine sorguluyorum. Elbette sendikaların binaları olacak. Kimse sendikalar derme çatma binalarda faaliyet göstersin demiyor. Ama temsil ettiği işçilerin büyük bölümü yoksulluk sınırının altında yaşarken, kayıtlı işçilerin yüzde 86,20’si hâlâ sendikasızken, sendikal hareketin en görünür yatırımlarından birinin yarım milyarlık bir bina olması ister istemez şu soruyu sorduruyor:

Bugün büyüyen sendikal mücadele mi, yoksa sendikal bürokrasi mi?

Aynı günlerde açıklanan sendikalaşma istatistikleri de bu soruya başka bir boyut kazandırıyor. Son altı ayda kayıtlı işçi sayısı yaklaşık 931 bin kişi artmasına rağmen sendikalı işçi sayısı yalnızca 18 bin 999 kişi artmış. Sendikalaşma oranı ise yükselmek bir yana yüzde 14,45’ten yüzde 13,80’e gerilemiş.

Peki neden?

Bunun birçok nedeni var. Örgütlenme hakkını yok sayan işkolu barajları, patronların yetki itirazlarıyla sendikalaşma süreçlerini yıllarca uzatabilmesi ve benzeri yasal engeller bunların başında geliyor. Bu engellerin kaldırılması, sendikalaşmanın önünü açmak için zorunlu.

Ancak sendikal hareketin kendi içindeki sorunlarla yüzleşmeden bu tabloyu değiştirmesi de mümkün görünmüyor. Bu yazıda özellikle mevcut sendikal yapılardan kaynaklanan sorunlara odaklanacağım.

Ve çok önemlidir; yetki uyuşmazlıklarında son sözü mahkemeler değil, işyerinde kurulacak sandıkta işçilerin kendisi söylemelidir. Gerçek sendikal demokrasi ancak böyle kurulabilir.

Sendikal hareketin yaşadığı sorun yalnızca yasal engeller değil. Belki de daha zor aşılacak bir başka sorun var: Sinsi, derin ve çoğu zaman görünmez olan sendikal bürokrasi.

Sendikal bürokrasinin en görünür göstergeleri yüksek yönetici maaşları, emekçilerin yaşamından giderek uzaklaşan yönetici profili ve mali şeffaflığın zayıflamasıdır. Binlerce üyeye ulaşması gereken eğitimlerin, sayılı temsilciyle lüks otellerde düzenlenen gösterişli etkinliklere dönüşmesi de bu kopuşun bir başka göstergesidir.

Sınıf sendikacılığını savunan sendika yöneticileri tam da bu noktaya dikkat çekiyor. Temsil ettiği işçilerden kat kat yüksek ücret alan, emekçilerin yaşamından uzaklaşan bir sendikal yönetim anlayışı zamanla sınıfsal niteliğini yitiriyor. Mücadeleyi büyütmenin ve örgütlenmenin yerini bürokrasi, sendikal dayanışmanın yerini koltuk sevdası alıyor.

Örgütlenmenin önündeki engellerden sendikal rekabeti belki de ilk sırada saymak gerek. Farklı konfederasyonların ya da aynı işkolunda farklı sendikaların örgütlenmesi sınıfı bölen yolları açmaya devam ediyor. İşçiler aynı patron karşısında birleşmeleri gerekirken, sendikalar birbirinin üyesini kazanmaya harcadığı enerjiyi çoğu zaman sendikasız işçileri örgütlemeye ayırmıyor. Bu tablo, işçi sınıfının ortak çıkarlarını büyütecek olanın sendikal rekabet değil, sendikal dayanışma olduğunu gösteriyor.

Sınıf sendikacılığı* bir tercih olmadığı gibi yalnızca bir sendikal anlayış da değildir: Sendikal hareketin yeniden işçilerle ve emekçilerle buluşmasının temel koşuludur.

Aidatlar betona değil mücadeleye dönüştüğünde, sendikalar da yeniden işçilerin gerçek örgütü olacaktır. Çünkü sendikaları büyüten beton değil, işçilerin güveni, örgütlenme iradesi ve mücadele kararlılığıdır.

Sınıf sendikacılığı tam da bunun adıdır.

 

* BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tekstil işçileri ve sınıf sendikacılığı üzerine yaptığı değerlendirmeler, bu tartışma açısından önemli bir kaynaktır. https://www.youtube.com/watch?v=2mwvNgwh6fk

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER