Ekim 2025 itibarıyla DİSK-AR’ın raporundaki bu sayı sadece bir istatistik değil. Türkiye’nin aynası. Çünkü bu aynaya baktığımızda sadece işsizleri değil, tüm ülkenin nasıl adım adım sömürüye mahkûm hale getirildiğini görüyoruz. Ve o aynanın içinde hepimiz varız: geleceğinden umudunu kesen genç, emeği değersiz görülen kadın, çalışan ama yoksullaşan işçi, borcunu ödeyemeyen emekli…
Hâkim siyasetin sık sık tekrarladığı o cümle var ya: “İstihdam artıyor.”
Gerçek şu ki istihdam değil, çaresizlik artıyor. Resmi verilerde işsiz sayısı düşerken, geniş tanımlı işsizlik son bir yılda 1 milyon 337 bin kişi artmış durumda. TÜİK’in dar tanımlı hesaplarıyla oyalananlar farkında değil: Her beş emekçiden biri “çalışsa” bile yoksul. Çünkü bu ülkede çalışmak da artık yoksulluktan kurtulmak anlamına gelmiyor.
Türkiye, emek cephesinden bakıldığında bir “çalışmadan zenginleşenler cumhuriyeti” haline geldi. Bir avuç sermaye grubunun elinde ülkenin gelirinin yarısı toplanmış durumda. En zengin yüzde 20, en yoksul yüzde 20’nin neredeyse dokuz katı kadar gelir elde ediyor.
Oysa aynı ülkenin işçileri, emekçileri, küçük esnafı her geçen gün alım gücünü kaybediyor. Asgari ücret, açlık sınırının altında kalıyor. Ortalama ücretle asgari ücret arasındaki fark kapanıyor. Yani artık bu ülkede ortalama bir çalışanın “asgari yaşam standardı” bile yok.
Çalışanların yüzde 83’ü işsizlik ödeneğinden yararlanamıyor. Kadınlarda geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 39,4. Ümitsizler ordusu bir yılda 1 milyona ulaşmış. Üstelik bu sadece “ekonomik veri” değil. Bu, her bir haneye dokunan insani bir dramın soğukkanlı ifadesi. Bu tablo, birilerinin laboratuvarında değil, halkın sofrasında, yoksulun cebinde, gencin mezuniyet sonrası çaresizliğinde üretiliyor.
Türkiye’nin çalışma hayatında kadın olmak demek, çoğu zaman hem evde hem işte çalışmak ama hakkını alamamak demek. Geniş tanımlı kadın işsizliği yüzde 39,4’e dayanmış. Bu, neredeyse her iki kadından birinin “ya işsiz ya da eksik istihdam” anlamına geliyor. Kadın emeği, sistematik olarak değersizleştirilmiş durumda; aynı işi yapıyorlar ama aynı ücreti alamıyorlar, üstüne ayrımcılık, mobbing ve güvencesizlik ekleniyor.
Gençler için tablo farklı mı? Elbette hayır. 15-24 yaş arası gençlerde dar tanımlı işsizlik yüzde 15, genç kadınlarda ise yüzde 21,7. Ülkenin en yaratıcı, üretken gücü olan gençler, umudunu yitirerek başka ülkelere yöneliyor. Çünkü bu düzende gelecek vaat eden tek kesim patronlar. Gençler “kendi ülkesinde mülteci” haline getiriliyor.
Türkiye’de artık adaletsizlik bir ölçü değil, yaşam biçimi. Her 10 kişiden 2’si yoksul. 17 milyon 821 yurttaş temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor. Halkın yüzde 58’i borçlu. Nüfusun yüzde 12,5’i borçlarını ödeyemiyor. 7,4 milyon çocuk yoksulluk pençesinde. Ulusal gelir, 7 yıldır üst üste azalıyor. Bugün bir işçi ailesi evine et almakta zorlanıyor, öğrenciler kira bulamıyor, emekli maaşı ay ortasını görmüyor.
Peki, tüm bunlar olurken kim kazandı?
Sermaye.
Çünkü Gayrisafi Yurtiçi Hasıla içinde sermayenin payı yüzde 42’ye çıktı; emekçilerin payı yüzde 37’ye düştü. Yani üretenin değil, el koyanın kazandığı bir ekonomik model egemen.
Bu sisteme göre emekçi daha fazla çalışacak, daha az kazanacak; patron daha az emek verecek ama daha fazla kâr edecek. Bu plan, tam da böyle işliyor.
Patronların Cenneti, Emekçilerin Cehennemi
Türkiye’nin ekonomik düzeni, artık “büyüme” ve “istikrar” gibi kavramlarla makyajlanamaz durumda. Çünkü halka sorarsanız büyüyen tek şey borçtur, istikrar kazandığı tek şey yoksullukta istikrardır. TÜİK’in süslü cümleleri, medyanın sansürü… Hiçbiri mutfakta kaynayan gerçeği örtemiyor. Çünkü bu halkın tenceresi artık kaynamıyor, yanıyor.
Bu düzende biri “kâr payı” hesaplıyor, diğeri “doğalgaz faturası” nasıl ödenir diye kara kara düşünüyor. Patronun “kâr artışı” demek, işçinin “sofrasından eksilen lokma” demek. Çünkü sistem, birinin refahını diğerinin yoksulluğu üzerine kuruyor.
Bu düzen tesadüf değil; kimin için işlediğini gizlemiyor. Bu, sermayenin düzenidir. Emeği değersizleştiren, halkı borçla susturan, dayanışmayı sistemli biçimde zayıflatan bir düzen. Ama unutmayalım, bu düzenin alternatifi var: Emeğin öncülüğünde, üretimin toplum yararına yapıldığı, işsizliğin değil dayanışmanın hüküm sürdüğü bir Türkiye mümkündür.
Bunun adı, emekten yana bir cumhuriyettir.
Bunun adı, ölünceye kadar çalışmak değil, insanca yaşamak düzenidir.
Çünkü işsizliğin nedeni tembellik değil, sistemdir.
Yoksulluğun nedeni kader değil, sömürüdür.
Ve bu düzenin sonu mutlaka gelecek.









YORUMLAR