Neredeyse tüm canlıların fiziki cinsiyet ayrımından bahsederken erkek ya da dişi olarak söz ederiz.
Erkek kaynağı, dişi ise kaynağın gelişimini sağlar.
Bu bitkilerde de hayvanlarda da aynı sayılabilir. Erkek döller, dişi döllenir. Bu işlem sonucunda da yeni hücreler belli bir sırayla bölünüp çoğalarak organizmaları oluşturur. Size çok uzak gelmeyen bu konu aslında hepimizin çıkış noktası. Dişi annemiz ve erkek babamız aracılığıyla bu dünyaya getirildik.
Benim bugün değinmek istediğim konu ise cinsiyetsizlik ve bu cinsiyetsizlikten beslenen tabanlar.
Dişi ve erkek canlılar olarak hayatın her alanında farklı konularda farklı alanları temsil ediyoruz. Kadınların daha geniş şekilde gözlem yaptığı, erkeklerin daha hızlı reflekslere sahip olduğu gibi genellemeler mevcut. Hayvanlar âleminde de erkekler genelde ev için avlanırken, kadınlar neslin devamlılığını sağlamak için yavruları koruyor. Doğal bir görev gibi yüklenen bu konu da dünyanın ve insanlığın sürmesini, yok olmamasını destekliyor.
Peki asıl merak edilen soru; erkek ve kadın dışında bir cinsiyetten bahsedebilir miyiz?
Fizyolojik olarak doğuştan gelen cinsiyetimiz bize bazı yetenekler veriyor ve diğer cinsiyete sahip kişiler bunları dış müdahaleler olmadan yerine getiremiyor. Ya da belli hastalıklar dolayısıyla bizler ya da karşı cinsimiz kendi cinsiyetimizin bize sunduğu yetenekleri yerine getiremiyoruz. Bu konuya yalnızca fizyoloji çerçevesinde değindiğimi tekrar belirteyim.
Cinsiyet rolü kişiye göre sonradan seçilebilir, ama cinsiyeti seçmek mümkün görünmüyor. XX kromozom ile doğan kişi kadın, XY ile doğan ise hayatının sonuna kadar erkek olarak devam ediyor. Bu durumda biz cinsiyetimizi değil rollerimizi tartışabiliriz.
Eşcinsellik belki de binlerce yıllık bir geçmişe sahip bir yönelim. Araştırılan her alanda karşımıza çıkan, varoluşsal anlamda her dönemde tartışılan ve kendini kabullendirme çabasında olan bir topluluk eşcinseller. Kimi ülkelerde bu yönelime sahip insanlar legal şekilde kabul görürken, kimi ülkelerde illegal, hatta bazı ülkelerde tahammül edilemeyecek bir tavırla bu yönelimlere karşı çıkılıyor.
Şimdi gelelim yazımdaki ana temaya; bence cinsiyetsizleştirme politikaları kadın ve erkek tüketim pazarına alternatif bir alan yaratmak için de kullanılıyor. Modadan, medyaya, spordan, sanata hayatımızın her alanında cinsiyet rollerinin dışında hareket etmek ayrıcalıkmış gibi gösteriliyor.
Erkeğin kadın davranışları sergilemesi, kadınların erkek gibi davranışlar sergilemesi olağanlaştırılıyor. İyi niyetli görmediğim bu yaklaşım, normalleştirme sınırlarını da aşarak akran zorbalığına ve genç yaşta kişisel benliğin kaybedilmesine de sebep oluyor.
Geçtiğimiz yıllarda ödüllü bir belgesel üretilmişti, ismi “Hala” — izlenmesini tavsiye ederim. Ücra bir köyde kendi başına yaşayan İhsan isminde bir trans bireyi konu alıyor. Bir mücadelenin nasıl verildiğini, en katı tepkilerle karşılaşsa da vazgeçmeden kendi hayatına odaklanan ve kendini kabullendiren bir karakter. Benim için doğru mücadele budur; zaten siz kendiniz olduğunuzda bir etikete ihtiyaç duymuyorsunuz. Siz kim olduğunuzu söylerseniz, insanlar da bu konuda size yorum yapma hakkı varmış yanılgısına düşüyor. Simsiyah bir dünyada “Ben rengârenkim” diye bağırmaya gerek yok, sizin rengârenk olduğunuzu dışarıdan insanlar zaten görüyor.
Bir de eşcinselliği toplumsal ayrım yöntemi gibi Avrupa’ya gitmek için vize olarak kullanan bazı kişiler var. Ya da kadın bedenini objeleştirerek pazarlama alanı oluşturan ve bundan beslenen kötü insanlar var. İşte cinsiyet hakkı savunucuları tam olarak bu karakterlerle veya şirketlerle mücadele etmeliler.
Toplumların var olabilmesi için doğurganlık oranlarının artması gerekir. Her ülkenin nitelikli insanlara, eğitimli nesillerin nüfusunun artmasına ihtiyacı vardır. Bunun için gerekli olan şeylerin en başında refah ve ekonomik özgürlük geliyor. Düzenli ve nitelikli eğitim, etik bilgisi, kaliteli beslenme ve toplumsal bilinç zorunlu konular.
Eğer siz insanlığa konforlu yaşam, modern bir hayat ve yarınını düşünmediği bir gelecek sunarsanız, kendinden başkasıyla ilgilenmez. Çünkü bu hayatı kendisi için yaşamaya başlar, cinsiyeti, ırkı, kimliği ne olursa olsun umursamaz ve kendi dünyasında hayatını tamamlar.
Irk, dil, din ve cinsiyetlerin ayrışmasından, kaosundan ve birbiriyle olan çatışmasından en çok kim faydalanıyorsa; en büyük zararı genellikle onlar veriyor.
Şiddetin, zorbalığın, zalimliğin ve kötülüğün cinsiyeti yoktur. Bir kadın da kötü olabilir, bir erkek de.
Gösteri dünyası sizden farklı olmanızı bekler ve siz ne kadar farklıysanız o kadar rating elde edersiniz; bu da gösteri dünyasını yönetenlerin ağzını sulandırır. Konu sizin kim olduğunuz değil, nasıl dikkat çektiğinizdir. Bu konunun bana göre istismar edilmemesi gerekiyor.
Cinsiyetsizleştirme çalışmalarının popüler bir kültür gibi toplumların üstüne yapıştığı bu günlerde siz cinsiyetsizleştirilemeyenlerden misiniz?









YORUMLAR