Türkiye’de sıklıkla kullanılan “devlet aklı” kavramı, devletin üstün çıkarlarını temsil ettiği iddia edilen ve çoğu zaman sorgulanamaz bir otorite olarak sunulan bir anlayışa işaret eder. Bu kavram, siyasi kararlara meşruiyet kazandırmak için kullanılan ideolojik bir araçtır.
Bu kavramın mistik bir anlam yüklenerek kullanılması, muğlak halde bırakılması özel olarak tercih edilmiştir. Her koşula uygun, esnek bir manevra alanı olarak kullanıma sunulan bir kavram… Örneğin hem savaş süreçlerini hem de barış politikalarını meşrulaştırmak için kullanılmıştır. Peki gerçekte “devlet aklı” nedir? Kimin çıkarına hizmet eder? Burada kritik olan, “devlet aklı”nın gerçekte kimin çıkarlarını yansıttığı sorusudur.
Sonda söyleneceği başta söyleyelim, “devlet aklı” denilen şey, aslında iktidardaki sınıfın veya grupların/kliklerin rasyonalitesinden başka bir şey değildir. Devlet, kendi eylemlerini meşrulaştırmak için bu kavramı kullanırken, arka planda yatan sınıfsal dinamikleri gizlemeye çalışır.
Türkiye özelinde “devlet aklı”nın işleyişi, çelişkili görünen politikaların bile aynı mantıkla savunulabilmesine olanak tanır. Örneğin, bir dönem “barış süreci” devletin üstün çıkarları gereği gerekli görülürken, sonrasında “savaş politikaları” yine aynı gerekçeyle savunulabilir. Bu durum, devletin aslında tutarlı bir akla değil, egemen sınıfın değişen çıkarlarına göre hareket ettiğini gösterir. Barış da savaş da sermaye sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda şekillenir ve “devlet aklı” bu süreçte bir meşrulaştırma aracına dönüşür.
Türkiye’de “devlet aklı” kavramının işleyişi yalnızca iç siyasi ve ekonomik dinamiklerle değil, aynı zamanda uluslararası konjonktürle de yakından bağlantılıdır. Özellikle Soğuk Savaş’tan bu yana NATO’nun jeopolitik ihtiyaçları, Türkiye’nin “devlet aklı” politikalarını şekillendiren önemli bir etken olmuştur. Devletin aldığı kararlar, sıklıkla “milli güvenlik” veya “stratejik derinlik” gibi kavramlarla meşrulaştırılırken, bu söylemlerin arkasında uluslararası güç dengelerinin ve emperyalist ittifakların etkisi yatar.
NATO’nun Türkiye’deki “devlet aklı” üzerindeki belirleyici rolü, askeri müdahalelerden dış politikadaki yönelimlere kadar geniş bir alanda kendini gösterir. Örneğin, Soğuk Savaş döneminde Türkiye’deki askeri darbeler ve kontrgerilla faaliyetleri, NATO’nun “komünizmle mücadele” doktriniyle uyumlu bir şekilde yürütülmüştür. 12 Eylül darbesi sonrası uygulanan baskıcı politikalar, yalnızca iç siyasi dengelerle değil, aynı zamanda Batı bloğunun bölgedeki çıkarlarıyla da uyumluydu. Benzer şekilde, 1990’larda Kürt hareketine yönelik şiddet politikaları, NATO’nun “istikrar” vurgusuyla paralellik taşıyordu.
Günümüzde ise Türkiye’nin Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’deki politikaları, “devlet aklı” söylemiyle savunulurken, bu hamlelerin arkasında NATO’nun Rusya ve Çin’e karşı geliştirdiği stratejilerin izleri görülür. Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı, bir yandan “terörle mücadele” adı altında meşrulaştırılırken, diğer yandan NATO’nun Ortadoğu’daki askeri-stratejik hedefleriyle örtüşmektedir. Bugün Kürt sorununa dair tartışmaların da “devlet aklı” olarak kodlanması, Ortadoğu rasyonalitesinin değişen tablonun bir yansıması olarak kendini göstermektedir.
Ancak dikkat edilmesi gereken ne zaman “devlet aklı” kavramı ortaya atılsa: hukukun askıya alınması, olağanüstü önlemler, basın özgürlüğünün kısıtlanması gibi uygulamalar, “devletin bekası” söylemiyle meşrulaştırılmıştır. “Devlet aklı”, sermaye sınıfının ve “bürokratik elitin” çıkarlarını “ulusal menfaat” kisvesi altında meşrulaştırır. Özelleştirmeler (kamu varlıklarının sermayeye devri) “devletin modernleşmesi” diye sunulur. Sendikasızlaştırma ve grev yasakları, “ekonomik istikrar” adına savunulurken, grev milli güvenliği tehdit olarak görülür! AKP döneminde devlet-hükümet kaynaşması: Erdoğan’ın “milli ve yerli” söylemi, aslında yeni bir sermaye sınıfı (yerli-milli burjuvazi) yaratırken, devlet aygıtını bu sınıfın hizmetine sokmuştur.
“Devlet aklı” kavramı, devletin sınıfsal doğasını örtmek ve iktidardakilerin kararlarını sorgulanamaz kılmak için kullanılan bir araçtır.
Uzatmayalım sonuç olarak, “devlet aklı” kavramı, devletin sınıfsal doğasını örtmek ve iktidardakilerin kararlarını sorgulanamaz kılmak için kullanılan bir araçtır. Gerçekte ise devlet, egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir aygıttır ve “akıl” denen şey, bu çıkarların rasyonalize edilmiş halidir. Bu nedenle, “devlet aklı”nın ardındaki sınıfsal dinamikleri açığa çıkarmak, devletin gerçek işleyişini anlamak açısından hayati önem taşır.
Son bir not:
Türkiye’de muhalefetin ağzında şöyle bir söze çok sık denk geliriz: “Ey AKP, sen devlet değilsin, hükümetsin.” Bu söz, muhalefetin devletin değişen yapısını anlamadığını gösteriyor. Çünkü devlet, sadece bürokratik kurumlar ve statik bir yapı değil; aynı zamanda siyasi iktidarın dönüştürücü gücüyle şekillenen dinamik/canlı bir organizmadır. AK Parti’nin 20 yılı aşkın iktidarı, devletin kurumsal hafızasını, işleyişini ve hatta toplumsal algısını derinden değiştirmiştir. Dolayısıyla, “devlet-hükümet” ayrımı yapmak, bu dönüşümü göz ardı etmek anlamına gelmektedir. Muhalefetin “devlet aklı” ile “siyaset üstü” gibi tartışmalara girmesinin nedenleri de ayrı bir yazının konusu olsun.









Devlet aklı ile siyaset üstü konulu diğer yazıyı bekliyoruz
Kalemine sağlik