Türkiye’deki siyasal krizin özü, iktidardaki hegemonik fraksiyonun, toplumsal rızayı yeniden üretme kapasitesini yitirmesiyle açığa çıkan derin bir hegemonya bunalımına dayanır. Devlet, artık sınıf mücadelesinin stratejik bir yoğunlaşma alanı olarak, bu bunalımın merkezinde yer almaktadır. Mevcut iktidar projesi, krizi çözmek yerine, onu “yönetilebilir” kılmak üzerine kuruludur.
Bu projenin uzun zamandır kritik bir ayağı, muhalefetin kendi lehine yeniden yapılandırılmasıdır. İktidarın arzu ettiği tablo, seçimlerin meşruiyetini sağlayacak kadar canlı görünen, ancak iktidarı gerçek anlamda talep edemeyecek ve alternatif bir hegemonya kuramayacak kadar cılız, “yönetilen” bir muhalefettir. Bu, “Majestelerinin Muhalefeti” kavramının bir tezahürüdür: Sistemi eleştirme hakkı olan, ancak onun temel işleyiş mantığını ve iktidar bloğunun sınırlarını asla aşmayan bir muhalefet biçimi.
İktidardaki fraksiyon, devletin baskı ve ideolojik aygıtlarını (yargı, medya, bürokrasi) seferber ederek bu “yönetilen muhalefet”i inşa etmeye çalışmaktadır. Yargı operasyonları, siyasi yasaklar ve medyatik linç kampanyaları, yalnızca bir tasfiye aracı değil, aynı zamanda muhalefetin sınırlarını çizen ve onu belirli bir kalıba sokan birer disiplin mekanizmasıdır. Amaç, muhalefeti, iktidarın kendi iç çelişkilerini yönetmek için bir “kontrollü basınç tahliye vanası”na dönüştürmektir.
Devlet aygıtlarının bu denli dolaysız kullanımı, toplumsal meşruiyeti aşındırarak krizi derinleştiriyor. İktidar, Kılıçdaroğlu veya Gürsel Tekin gibi isimlerin etrafında örgütlenen ve iktidarın çizdiği sınırlar içinde kalmaya razı görünen bir muhalefet kanadını desteklerken, bunun karşılığında Özgür Özel/Ekrem İmamoğlu muhalefetinin, iktidarın mevcut yapısını radikal bir şekilde sorgulayacak bir alternatif hegemonya iddiasını bertaraf etme hamlesini gerçekleştiriyor.
Bu hamle, bir çözüm üretmek yerine krizi derinleştirmiştir. Yargısal ve idari operasyonlar, toplumun geniş kesimlerinde meşruiyet kaybına yol açmış ve “mazlum” konumundaki muhalif fraksiyonun toplumsal desteğini güçlendirmiştir. Hegemonik fraksiyon, devleti bu denli dolaysız araçsallaştırmakla, onun toplumsal rıza üretme işlevine zarar vermiş, devleti açık bir baskı aracına dönüştürerek kendi mevzisini daha da zayıflatmıştır.
Sonuç olarak, iktidardaki hegemonik fraksiyonun “yönetilen muhalefet” inşasına yönelik stratejisi, derinleşen hegemonya krizine çözüm üretmek bir yana, onu katmerlendiren bir çıkmaza işaret ediyor. Devletin baskı ve ideolojik aygıtlarının, muhalefeti iktidarın kabul edilebilir sınırları içine hapsetmek için seferber edilmesi, nihayetinde devletin göreli özerkliğini ve toplumsal meşruiyetini tüketen bir kısır döngü yaratmıştır.
Ancak bu mücadelede zafer, salt merkezi ve tepkisel eylemlerle kazanılamaz. Muhalefetin gücü, merkezi hamlelerden ziyade, memleketin dört bir yanında süreci tartışan, anlatan ve eylemleri yaygınlaştıran örgütlü bir halk seferberliğinden gelecektir. Kılıçdaroğlu’nu umutla bekleyen, Barış Yarkadaş gibi tetikçi kalemlerle birlikte sinsi, sessiz gazeteci görünümlü/medya diline karşı muhalefet; sürekli olarak kitlelerle doğrudan bağ kuracak bir dil ve araçlar inşa etmek zorundadır. Bu, iktidarın medya tekeline karşı en etkili panzehirdir.
Bu nedenle, iktidarın bu stratejisi onu istikrara kavuşturmaz; aksine, nihai hesaplaşmanın koşullarını daha da olgunlaştırarak, kaçınılmaz olan iktidar değişiminin sancılı ve öngörülemez bir süreç olarak yaşanmasının zeminini hazırlar. Kriz, kontrol edilemez bir noktaya evrilirken, devletin bir “iç savaş alanı”na dönüşmesi, tüm toplumsal katmanları bu mücadelenin öznesi ya da nesnesi haline getirmektedir. Bu süreçte, halkın doğrudan iradesine dayanmayan, onunla sürekli ve canlı bir bağ kurmayan hiçbir strateji zafer getiremez. Gerçek mücadele sokakta, fabrikada, tarlada ve her yerde örgütlenen halktadır.









YORUMLAR