İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “yolsuzluk” iddialarıyla başlattığı operasyon, AKP rejiminin burjuva hukuku açık bir baskı aracına dönüştürme pratiğinin son örneğidir. İzmir’de yaşanan son operasyon dalgası, otoriterleşen bir rejim tahakkümünün gündelik pratiklerinden biri olarak karşımızda duruyor. İktidarın muhalefeti “boğma” ve “imha etme” stratejisinin bir uzantısı olan bu hamle, yalnızca siyasi rakipleri sindirme amacını taşımıyor; aynı zamanda mevcut siyasal sistemin kriziyle ve muhalefetin yapısal acziyle iç içe geçiyor.
Öncelikle, popüler söylemdeki “yolsuzluk” meselesine sosyo-politik bir perspektiften yaklaşmak elzemdir. Yolsuzluk, kapitalist devletin ve burjuva siyasetinin yapısal bir özelliği olup, sermaye birikim süreçleriyle organik bir bağ içerisindedir. Nicos Poulantzas’ın da vurguladığı gibi, burjuva partileri, farklı sermaye fraksiyonlarının çıkar çatışmalarını yönetirken, yolsuzluk mekanizmalarını bir denge unsuru olarak kullanabilirler. Bu durum, basit bir ahlaki çöküşün ötesinde, kapitalist üretim ilişkilerinin siyasal alana yansıyan kaçınılmaz bir sonucudur. Bu nedenle, iktidardaki sermaye partilerinin “yolsuzlukla mücadele” söylemi, çoğu zaman siyasal manipülasyonun bir aracı olmaktan öteye gidemeyen bir hayalden ibarettir. Zira bu operasyonların gerçekten “yolsuzluk” amaçlı yapılmadığı, iktidar partisine yakın belediyelerdeki tescilli yolsuzluklara yönelik hiçbir soruşturma başlatılmamasından da aşikârdır.
Mesele gerçekten yolsuzluk olsaydı, şeffaf yargılanma talepleri en başta emek ve demokrasi güçlerinden yükselirdi. Ancak bugün gelinen noktada, operasyonların amacı yolsuzlukla mücadele etmek değil, iktidarın siyasal hegemonyasını pekiştirmektir. Rejimin destekçileri arasında bile İmamoğlu operasyonu başta olmak üzere muhalif partilere yönelik bu tür müdahalelerin “haksız” bulunması, iktidarın siyasal meşruiyet krizinin bir göstergesidir. Toplumsal tabanda yükselen itirazlar ve anketlerdeki düşüşler de bu durumu desteklemektedir. Kısacası, mevcut sorun, basit bir adli vakanın ötesinde, derin bir siyasal dönüşümün ve otoriterleşme eğiliminin bir yansımasıdır.
Bu bağlamda, muhalefetin bu saldırı dalgaları karşısındaki reaksiyonu da ayrıca ele alınmalıdır. Otoriterleşen bir rejim karşısında, muhalefetin içsel bölünmeleri ve stratejik yetersizlikleri, iktidarın manevra alanını daha da genişletmektedir. Bu durum, yalnızca siyasi bir körlük değil, aynı zamanda toplumsal muhalefetin potansiyelini de ketleyen bir dinamik yaratmaktadır.
Ancak tüm bu otoriterleşme eğilimlerinin ortasında, muhalefetin reaksiyonu ise tam bir trajediye dönüşüyor. Operasyon yiyen CHP ve çevresi, “Saray rejimi”nin topyekûn saldırısı karşısında birlikte mücadele etmek yerine, iç kavgalara, abes tartışmalara saplanıp kalıyor. “Cemil Tugay mı Tunç Soyer mi?”, “İl başkanını hangi CHP’liler tasfiye ediyor?”, “Kooperatif de başarısız oldu”, “Yolsuzluk olabilir mi?” gibi kısmen gerçekleri de içinde barındıran dedikodularla boğuşmak, siyasi krizin ciddiyetini ve iktidarın hamlelerinin asıl maksadını gözden kaçırmaktan başka bir şey değil.
Durum o kadar vahim ki, neredeyse “Saray rejimi değil, CHP içi klikler operasyonu sürdürüyor” diyecek noktaya gelindi. Bu ne büyük bir aymazlık, bu ne kabul edilemez bir politik körlük! Türkiye’de yaşanan rejim değişikliğini ve İmamoğlu operasyonuyla başlayan süreci okuyamayan, dahası bunu kendi iç çekişmelerine malzeme yapan bu bakış açısı, burjuva muhalefetin en büyük, belki de çözülmesi en zor zaafıdır. Muhalefet, kendi iç meseleleriyle oyalanırken, iktidar pervasızca ilerliyor ve toplumun gerçek sorunları görmezden geliniyor. Bu durum, yalnızca partilerin değil, aynı zamanda toplumsal muhalefetin potansiyelini de baltalıyor. Kendi klik ve destekçilerini, memlekete ateşe atmak pahasına destekliyor, süreci provoke etmekten geri durmuyorlar!
İzmir siyaseti, ne yazık ki, partilerin sınıfsal karakterinden kaynaklanan bir dedikodu ve iç çekişme batağında debelenirken, iktidarın otoriterleşme hamleleri pervasızca sürüyor. Saray rejiminin her yeni güne bir başka saldırı dalgasıyla başlaması, muhalefeti boğma ve hatta imha etme gayesiyle hareket ettiğini açıkça gösteriyor. Bu tablo karşısında, Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan’ın açıklaması, politik körlüğe düşen İzmir siyasetine bir çıkış yolu sunuyor. Aslan, mevcut durumun yalnızca bir partinin ya da şahsın meselesi olmadığını, topyekûn bir siyasal kırım uygulandığını vurgulayarak, işçi ve emekçilerin birleşik mücadelesinin önemini ortaya koyuyor.
Saray rejiminin muhalefete yönelik “siyasal kırım” operasyonlarına dikkat çeken Aslan, İBB’ye yönelik 100 gündür süren ve Ekrem İmamoğlu gibi isimlerin tutuklanmasına yol açan operasyonların, halkın seçme ve seçilme hakkının gasp edilmesiyle faşizmi derinleştirdiğini vurguluyor.
Aslan, İmamoğlu’nun diplomasının iptalini protesto eden öğrencilerin Saraçhane’ye akışının, işçi ve emekçileri harekete geçirerek İBB’ye kayyum atanmasını engellediğini hatırlattı. İktidarın grev yasakları, medya üzerindeki baskı ve yargı yoluyla belediyelere çökme girişimlerinin devam ettiğini, ancak halkın karşı koyuşunun da sürdüğünü ifade etti. Ve birleşik bir mücadele çağrısı yaptı…
Bir de bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Müslümanlık üst kimliğimiz” açıklaması ve MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin “İslamofobiye karşı yasal düzenleme” çağrıları, rejimin otoriterleşme sürecinde yeni bir evreye geçtiğinin işaretlerini veriyor. Bu söylemler, görünürde dini değerleri koruma kaygısı taşıyor gibi sunulsa da gerçekte siyasi iktidarın toplum üzerindeki denetim mekanizmalarını güçlendirme amacı taşıyor.
Bahçeli’nin bir mizah dergisinde yayınlanan karikatür üzerinden başlattığı “İslamofobi” tartışması, ifade özgürlüğünün daha da daraltılmasının zeminini hazırlıyor. AKP-MHP ittifakı, “dini değerlerin korunması” söylemini kullanarak, eleştirel sesleri “düşman” olarak kodlama stratejisi izliyor. Bu durum, özellikle sanatçılar, gazeteciler ve aydınlar üzerinde yeni bir baskı dalgasının habercisi niteliğinde.
Şimdi herkese açıkça soruyorum: Tartışmayı nasıl sürdürmek lazım?









YORUMLAR