Bazı kişi ya da kişiler hayatımızın öyle bir yerinde bize misafir olur ki, bir daha hiç çıkmasını istemeyiz. Ama biliyoruz ki her şeyin bir raf ömrü vardır. Bazıları bazen sadece boşluk olarak kalır, bazıları ise başka şekillerde geri gelir.
Sürekli değişen ve sabit kalamayan varlıklar olarak, istesek de istemesek de yeni insanlar tanıyıp yeni ortamların içine giriyoruz. Farkına varmadan bazı şeyleri geride bırakıyoruz. Peki gerçekten bırakıyor muyuz? Yoksa boşlukları doldurmaya mı çalışıyoruz?
Herhangi bir boyutta açılmış bir yeri başka bir boyutla doldurmak mümkün mü? Yoksa yalnızca doldurmuş gibi yapıp aslında bir yanılsamanın içinde mi yaşıyoruz? Ve bu yanılsamayı ne kadar sürdürebilir kılabiliriz? Daha da önemlisi, gerçekten bazı şeylerin yerini doldurmak zorunda mıyız?
Bu soruların cevabı elbette kişiden kişiye değişecektir. Hepimiz belki de bunu okurken, kaç tane boşluğu doldurmaya çalıştığımızı ya da bazı boşlukların hâlâ canlı olduğunu düşünmeye başlıyoruz bile. Boşluklarımız konuşmaktan kaçtığımız, düşünmek istemediğimiz, yüzleşmekten korktuğumuz birçok şeyi barındırıyor. Aslında adı boşluk, ama o kelimenin ardında birçok katman yatıyor. Bazen onları kurcalamak eğlenceli olabiliyor, bazen de neyle karşı karşıya olacağımızı bilmediğimiz için sadece oturup geçmesini bekliyoruz. Ama biliyoruz ki hiçbir zaman geçmiyor. En azından benim bu zamana kadar bilincinde olup tecrübe ettiğim şey bu yönde.
Geçmeyen şeylerin de değişerek geri geldiğini düşünüyorum. Çünkü bazı boşlukların yerini ancak eski formunun yeniden ama dönüşerek karşımıza çıkması doldurabiliyor. Peki biz buna hazır mıyız?
Bu büyük sancılı sürecin ilk adımı, geri gelen şeyin aslında artık eskisi olmamasıyla yüzleşmek. En iyi bildiğinizi sandığınız şey bile geri geldiğinde, size en tanıdık ama bir o kadar da yabancı biri olarak dönüyor. Bıraktığınız yerde değil; bazen daha gerisinde, bazen daha ilerisinde. Siz ona yetişmeyi tercih edebilirsiniz ya da bütün ilerlemenizi çöpe atmayı göze alıp geri de gidebilirsiniz. Her şey çok fazla olasılığın içinde ilerliyor. Asıl mesele, siz bu eski misafiri gerçekten kabul etmeye hazır mısınız?
Beynimiz öyle çalışıyor ki, geçmişten gelen birinin aslında yabancı olmadığı düşüncesiyle kendimizi bir konfor alanına yerleştiriyoruz. Oysa unutuyoruz ki bu kişi artık bıraktığımız kişi değil. Ve belki daha da önemlisi, biz de o kişiyle birlikte olduğumuz hâlimiz değiliz. Bu yüzden, kişiyi eski yerine koymak imkânsız bir hâl alıyor ve kendimizi sürekli bir savaşın içinde buluyoruz. Karşımıza çıkan iki yol var: Ya onu artık görmemek, ya da ona yeni bir alan açıp baştan başlamak. Aslında bu yol ayrımı yalnızca geçmişten gelen kişilere dair değil, hayatın tamamına dair bir metafor gibi. Çünkü her “geri dönüş” bize bir soru soruyor:
Sen, bugün olduğun kişi olarak, dünün karşısında nerede duruyorsun?
Kimi zaman geri geleni hayatımıza yeniden almak, kendi geçmiş benliğimizle de hesaplaşmayı gerektiriyor. Belki yıllar önce sustuğumuz, görmezden geldiğimiz, ertelediğimiz bir tarafımız o kişiyle birlikte kapımızı çalıyor. Bu yüzden geri dönüşler yalnızca kişilerle ilgili değil; bizde yankılanan, bizde gizlenmiş boşluklarla da ilgili.
Eski misafire yeniden alan açmak, aslında kendimize de alan açmaktır. Fakat bu kolay değildir; çünkü tanıdık olanın içindeki yabancılık bizi ürkütür. Tanıdık yüz, yabancı ruh… Tanıdık hatıra, yabancı gerçeklik… İşte bu çelişki, boşluklarımızı ya derinleştirir ya da dönüştürür. Belki de asıl mesele boşlukları doldurmak değil, onlarla birlikte yaşamayı öğrenmektir. Geri gelen kişi o boşluğu kapatmaz, ama o boşluğun neden orada olduğunu yeniden hatırlatır. Boşlukla birlikte yaşamayı kabul ettiğimizde ise, geri gelen kişiye de kendimize de daha dürüst davranmaya başlarız.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, boşlukları kapatmak zorundaymış gibi hissetmesidir. Oysa boşluk, yokluğun değil; varlığın sessizliğidir. Yani aslında hayatımızdaki boşluklar, kaybettiğimiz şeylerin kanıtı değil, onların bizde bıraktığı izlerin hâlâ orada olduğunun işaretidir. Bir bakıma, boşluk dediğimiz şey görünmeyen bir varlıktır. Geçmişten gelen birinin yeniden karşımıza çıkışı da tam bu noktada anlam kazanır. O kişi, boşluğu doldurmaz; aksine boşluğun anlamını daha da görünür kılar. Biz o boşluğu o kişiyle doldurduğumuzu sanırken, aslında yeniden açığa çıkarırız. Çünkü zaman, kişiyi dönüştürür; kişi ise bizim belleğimizde hep donmuş bir hâlde kalır. Bu yüzden geri gelenle karşılaşmak, yalnızca o kişiyi değil, kendi zaman algımızı da sorgulatır. Zamanla birlikte biz de dönüşürüz. Dolayısıyla geri gelen kişiyi eski yerine koyamıyorsak, bunun nedeni sadece onun değişmesi değildir. Biz de artık o boşluğu bırakan kişi değilizdir. İşte bu yüzden her geri dönüş, bir anlamda kendi benliğimizin eski versiyonlarıyla yüzleşmektir.
Burada asıl soru şudur: Biz, kendi geçmiş benliğimizi kabul etmeye hazır mıyız? Yoksa eskiyi reddederek ilerlemeye çalışırken, aslında kendimizden mi uzaklaşıyoruz?
Belki de boşlukların doldurulamaz olmasının nedeni tam da budur: Onlar, bizi geçmiş benliklerimize bağlayan sessiz köprülerdir. O köprülerden geçmeyi reddetmek, sadece geçmişte kalmaktan değil; kendimizi inkâr etmekten de ibarettir. Ve belki de en doğru yaklaşım, boşlukların hiçbir zaman kapanmayacağını kabullenmektir. Çünkü kapanmayan şeyler, bizi sürekli hatırlatır, diri tutar, canlı bırakır. Bir anlamda insan, boşluklarıyla bütündür; boşluklarını reddeden, kendinden eksiltir. Hayat, doldurulmuş boşluklarla değil, onlarla kurduğumuz ilişkiyle anlam kazanıyor. Geri gelen kişiler de, aslında bize boşluklarımızı hatırlatmak için uğruyor. Biz onlara yeni bir alan açsak da açmasak da, boşluklarımız var olmaya devam ediyor.
Bu yüzden mesele, onları kapatmak değil; onlarla birlikte var olmayı öğrenmek. Çünkü insanın en büyük bütünlüğü, eksiklerinin farkında olarak yaşamayı kabul ettiğinde başlıyor.









yine çok güzel bir yazı ve Tam da Ailemde böyle bir durum yaşamışken denk geldi kalemine sağlık