Eşik, iki dünya arasındaki en ince çizgi. Bir tarafında bildiğin, alıştığın, güvenli olan şeyler durur; diğer tarafında bilinmezlik. Yeniden başlamak çoğu zaman işte tam bu noktada, eşiğin üstünde başlar. İnsan orada kalakaldığında sessizlik hâkim olur çoğu zaman; ama bu sessizlik öylesine gürültülü olabilir ki, içini kemirir.
İleriye mi gitsem? Geriye mi dönsem? Yoksa sadece dursam mı?
Seçimleri yapmadan önce bütün yollarda neler yaşayacağımızı gösteren bir fragman izlemek hoş olur muydu? Belki de fragmanların olmaması daha iyi. Çünkü onları izleseydik adım atmaya cesaret edemezdik ya da hiç yaşanmayacak şeylerin hayalini kurup eşiğin diğer tarafına gereğinden fazla yüklenirdik.
Eşiğin üzerinde kendime baktığımda karşılaştığım şey çoğunlukla durmak oluyor. Durmak, vazgeçmemek gibi görünse de çoğu zaman kendimden vazgeçmekle eş değer. Bu bir çeşit zehir gibi; o kadar alışmışım ki buna, sanki bittiğinde nefes alamayacakmışım gibi hissediyorum. Atlamak yerine izlemek, hep aynı yerde beklemek; kendimle debelenip durmak dışında bir şey değil.
Kendi içimde sıkıştığım için bazen başka şeylerden vazgeçmeyi deniyorum; bazen de sırf kendimle karşılaşmamak için onlardan vazgeçemiyorum. Tüm bunlar arasında kendimden vazgeçmiş biri olarak nasıl kendimi geri kazanabileceğimi sorguladım. Henüz çok net cevaplar yok ama yeni bir kısma geçtiğimi bana hatırlatan şey, kendi içinde görmediğim yanlarımı fark etmek oluyor.
Vazgeçmekte zorlanmamın en büyük nedeni değişim korkusuydu. Ama gördüm ki, değişimin getirdiği şeyler var olanlardan çok daha fazlasını kazandırıyor. Değişim her zaman zihnimizde canlandırdığımız gibi toz pembe değil; bunu biliyoruz. Ama yine de kaçtığımızda, sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi davranıyoruz. Oysa tam tersi: Biz durdukça zaman akıyor ve biz yavaş yavaş geride kalıyoruz. Bazen eşiği geçmemek de bir seçimdir; sessiz bir reddediş. Ama bu reddedişin bedeli ağırdır. Değişim kendini dayatır; bunu ya kendi ellerinle yaparsın ya da hayat gelip seni alır.
Ben en çok bu zorla alınışlardan korkuyorum. Çünkü o zaman söz hakkın kalmıyor. Eşiğin diğer tarafına, kendi iraden olmadan sürükleniyorsun. Sürüklenmek hiçbir zaman atlamak gibi hissettirmiyor; daha çok kaybolmak, düşmek gibi.
Bazen düşünüyorum; korktuğumuz şey gerçekten değişim mi, yoksa değişirken olacağımız kişi mi? Belki de en büyük korku, tanıdığımız kendiliğimizin bir daha geri dönmeyecek olması. Alışkanlıklarımız, sesimiz, suskunluklarımız, bütün ağırlıklarımız… Onları bırakmak, biraz da kim olduğumuzu bırakmak demek.
Eğer eşikte uzun süre kalırsan, orası artık bir eşik olmuyor. Alışıyorsun. Önce uyuşturuyor, sonra sessizce yok ediyor. Ve yok oluş o kadar sessiz ki fark etmiyorsun bile. Bu yüzden adım atmak bazen bir tercih değil, mecburiyet oluyor. Çünkü adım atmadığında bir gün uyanıyorsun ve artık eski sen olmuyorsun.









YORUMLAR