Eleştiri, bugün en bol, en ucuz ve en etkisiz “ürün” haline geldi. Herkes her şeyi eleştiriyor; ama eleştirinin kendisi, bir tür zihinsel egzersize, bir rahatlama ritüeline dönüştü. Sanki dünya, yeterince güzel sözler söylendiğinde, yeterince keskin cümleler kurulduğunda kendiliğinden düzeliverecek. Oysa dünya, hiçbir zaman öyle değişmedi.
Felsefenin kaderi üzerine düşünüldüğünde, bir dönüm noktası görülür. Bir zamanlar düşünce, insanın kendi koşullarını aşma, onları dönüştürme çabasıydı. Sonra yavaş yavaş, bu çaba yerini yorumlamaya bıraktı. Dünyayı değiştirmekten vazgeçilip, dünyayı anlamak yetinilecek bir hâle getirildi. Akademinin koridorlarında üretilen “eleştiri”, sistemin kendisine dokunmadan, onun dilini, imgelerini, kültürünü tartışmakla yetindi. Çok zeki, çok incelikli, çok entelektüeldi; ama bir o kadar da etkisizdi. Sanki batan bir geminin halısının desenini, duvarlarındaki tabloların estetiğini eleştirmekle gemiyi kurtarabileceğini sanan bir zekâ…
Bizde de benzer bir hâl süregelir. “Halk eğitilmeli”, “doğru düşünmek gerek”… Bu cümleler, daha çok bir yorgunluğun ifadesidir. Sanki insanlar yoksul oldukları, işsiz kaldıkları, sömürüldükleri için değil de “doğru düşünmediği” için bu durumdadır. Sanki bir işçinin, bir çiftçinin, bir emekçinin derdi, kafasında yanlış fikirler olmasıdır. Oysa insanlar ezildikleri için umutsuzdur; umutsuz oldukları için teslim olurlar. Onların “yanlış fikirleri”, ezilen durumlarının bir yansımasıdır. Kafayı değiştirmeye çalışmak, gölgeyle savaşmaktır. Gölgeyi yaratan beden durdukça, gölgeyi kovalamak boşunadır. Üstelik gölgeyle uğraşmak, gerçek bedenden uzaklaştırır insanı.
Bir başka yanılgı daha vardır: Dinin, ahlâkın, kültürün eleştirisini yapmak, dünyayı eleştirmiş olmak sanısı. Oysa din, ahlâk ve kültür onları üreten, altındaki maddi koşullardır. Birinin inancını, yaşam tarzını, tüketim alışkanlığını eleştirmek, o kişinin neden öyle yaşamak zorunda kaldığını sormamak, rahat bir yoldur. Çünkü o soruyu sormak, üretim ilişkilerini, sınıf mücadelesini, iktisadi düzeni sorgulamak demektir. Bu ise, yorucudur; risklidir ama asıl odur.
Bu noktada bir arkadaşımın yeni girdiği ortamda yaşadığı şaşkınlık, aslında felsefenin en derin sorularından birine dokunuyor: “Nasıl bu kadar temiz kaldı bu insanlar?” İçten, hesapsız, kitapsız… Sanki hiçbir şeyi ispatlama derdi taşımıyorlar. Sanki konuşurken bir yerlerde not tutmuyor, birilerine hesap vermiyor, kendi zekâsını sergileme telaşına düşmüyor.
Eleştirmekle değiştirmek arasındaki uçurum, tam da burada belirginleşir. Eleştiri, zihni kendi içine döndüren bir eylemdir. Eleştiren insan, doğru sözü bulmak, doğru pozisyonu almak, doğru tarafta durmak zorundadır. Bu, onu hesaplı kılar. Her cümlesi, bir savunma veya bir saldırıdır. Her bakışı, bir değerlendirme. Zihin, sürekli kendi yansımasını kontrol eden bir ayna haline gelir. Ve bu ayna, zamanla insanı kurnazlaştırır. Çünkü eleştirinin arenasında kaybetmemek için, sözün ardına saklanmak, anlamı sarmalamak, kendini koruyucu bir zırh içinde sunmak gerekir. İşte o “kitaplık” hava, o entelektüel ağırlık, o ciddiyet aslında bir savunma mekanizmasıdır.
Oysa değiştirme pratiği, insanı bu aynadan koparır. Eylem, sahtekârlığı tolere etmez. Bir fabrikada örgütlenirken, bir grev çadırında sohbet ederken, bir mahallede dayanışma ağı kurarken “doğru söz” yetmez; somut, işe yarar, güvenilir olmak gerekir. İnsan, orada kendi zekâsının değil, kendi varlığının sorumluluğunu taşır. Ve bu sorumluluk, insanı arındırır. Çünkü artık mesele, kendini ispatlamak değil; işi götürmek, insana dokunmak, güven inşa etmektir. “Kitapsızlık” dediğin şey, aslında kitabın hayata karışmış halidir. Teori, jargon olmaktan çıkıp, nefes alır, terler, güler. İnsan, kendi sözünün sahibi olur; çünkü o söz, artık bir hayatın içindedir, hayattan kopuk bir alıntı değil.
Hesapsızlık da böyle doğar. Çıkar hesabı yapan insan, her adımında kazancını ve kaybını tartar. Ama dünyayı değiştirme iradesi, insanı kendi çıkarının ötesine taşır. Çünkü o irade, kolektif bir amaca kilitlenmiştir. Bireysel kurnazlık, orada işlevsizdir. Samimiyet, bir ahlaki tercih değil, pratik bir zorunluluktur. İnsan, kendisiyle yüzleşmek zorundadır; çünkü eylem, onu her gün kendi sözleriyle, vaatleriyle, yetersizlikleriyle karşı karşıya bırakır. Ve bu yüzleşme, insanı “temiz” kılar. Yani ahlaki anlamda değil; örtü yok, katman yok, arada söz değil, eylem var.
Eleştiren insan, dünyayı yorumladıkça kendi içinde büyür, şişer, karmaşıklaşır. Değiştiren insan, dünyaya dokundukça kendinden bir şeyler bırakır, sadeleşir. İşte o arkadaşının gördüğü “temizlik”, budur: Pratiğin insanı arındırışı. Düşüncenin, kendi gölgesinde değil, somut bir gövdenin içinde nefes alışı.
Eleştirmek yetmez. Eleştirmek, başlangıçtır; ama aynı zamanda bir kaçış da olabilir. “Ben en azından farkındayım” demek, “ben bir şey yapıyorum” sanısı, aslında hiçbir şey yapmamaktır. Aslolan değiştirmektir. Düşüncenin itibarı, onun değişim pratiğiyle ne kadar bütünleştiğine bağlıdır. Eleştirmek kolaydır; değiştirmek zordur.










YORUMLAR