Sendikalaşma oranı yüzde 14’ü gösteriyor ama fiili tablo çok daha vahim. Toplu sözleşmeden yararlanan işçi sayısı, sendika üyesi işçi sayısının yarısını bile bulmuyor. Grev hakkı neredeyse kâğıt üzerinde kaldı. Peki, bu tablonun arkasında ne var? Dr. Aykut Günel’in Çalışma ve Toplum dergisinde yayımlanan son makalesi, bu sorunun cevabını farklı bir kavramla sunuyor: Hayalet sendikalar.
Evet, sarı sendikaları biliyoruz. Patron güdümünde kurulan, işçiyi uzun vadede kontrol altında tutan, en azından biçimsel olarak kongresi, delegesi, seçimi olan yapılar. Ama Günel, Türkiye’nin 2010’lu yıllardan bu yana çok daha farklı, çok daha derin bir yapıyla karşı karşıya olduğunu söylüyor. Uluslararası literatürde “Non-Union Union” diye geçen, yani sendika görünümlü ancak sendika özü taşımayan bu yeni form, Türkiye’de hayalet sendika olarak adlandırılıyor. Neden hayalet? Çünkü belirli bir zamanda, belirli bir mekânda ortaya çıkıyorlar; biçimsizler, elle tutulmazlar ve asıl amaçları işçi örgütlülüğünün kemiklerini kırmak.
Sarı Sendika vs. Hayalet Sendika: Kuramsal Bir Ayrım
Peki, sarı sendikadan ne farkları var? Bu noktada, Hulden ve Pearson’un (2021) literatüre kazandırdığı ayrım, tablonun vahametini anlamak için kritik bir anahtar sunuyor. Sarı sendikalar, işçileri sermayenin güdümünde uzun süreli ve istikrarlı bir şekilde kontrol altında tutma görevini üstlenirken; hayalet sendikalar, özellikle büyük grevlerin patlak verdiği ya da ekonomik buhranların derinleştiği konjonktürel kırılma anlarında devreye giren “operasyonel” karşı örgütlenmelerdir. Yani sarı sendikalar sınıfı uzun erimli bir uyuşukluğa mahkûm etmeyi hedeflerken, hayalet sendikalar kriz anlarında ortaya çıkan, ateşi söndüren ve görevini tamamladığında bir sonraki kriz için geri çekilen kısa dönemli müdahale araçlarıdır.
Temel farklardan bir diğeri ise hayalet sendikaların doğrudan siyasi iktidar eliyle büyütülüyor olmasıdır. Sarı sendikalar sermayenin kontrolündeydi dolaylı olarak sermaye partilerinin; bunların ise genel başkanları, yönetim kurulları, hatta şube temsilcileri arasında AKP il yönetim kurulu üyeliği, milletvekilliği, bakan müşavirliği yapmış isimler sıralanıyor. Makalede verilen örnekler çarpıcı: Bir sendika genel başkanı halen AKP Ankara İl Yönetim Kurulu üyesi. Diğeri, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ile aynı öğrenci topluluğunun kurucusu. Bir başkası, eski AKP milletvekili. Bu isimlerin çoğu, örgütlendiği işkolunda hiç çalışmamış, avukatlık, bankacılık, müşavirlik gibi mesleklerden gelen, dışarıdan atanan profesyoneller. Yani işçi değil, işçiyi temsil etmek için oraya yerleştirilmiş “proje yöneticileri.”
Hormonlu Sendikalaşma
Hak-İş Konfederasyonu, 2013 ile 2025 arasında üye sayısını yüzde 400 artırmış. Aynı dönemde DİSK yüzde 165, Türk-İş yüzde 79 büyüyebilmiş. Hak-İş’e bağlı 20 sendikanın 11’i 2010 sonrası kurulmuş ve kısa sürede on binlerce üyeye ulaşmış. Bu “mucizevi” örgütlenmenin arkasında ne var? 2012’de çıkarılan 6356 sayılı Kanun’un Geçici 6. Maddesi, belirli tarihlerde kurulan dört sendikayı toplu sözleşme yetki barajının dışında tutarak hormonlu bir büyümeye zemin hazırlamış. Günel, buna “hormonlu sendikalaşma” diyor: Üye var, sendikacılık yok.
AKP döneminde grev yoğunluğu, 1984-1991 ANAP dönemine göre yüzde 90 azalmış. 2015’ten sonra yıllık ortalama grev yoğunluğu sadece 6’ya düşmüş. OHAL döneminde 150 bin işçinin grevi “erteleme” adı altında yasaklanmış. Erdoğan’ın sermaye temsilcilerine söylediği sözler hâlâ kulaklarda: “OHAL’i iş dünyamız daha iyi çalışsın diye yapıyoruz. Grev tehdidi olan yere anında müdahale ediyoruz.”
Ama hayalet sendikaların yaptığı, sadece grevi engellemek değil. Onlar grevi içinden boşaltıyor. Makaledeki Öz Sağlık-İş örneği ibretlik: Sendika, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndaki toplu sözleşme görüşmelerinde işverenle anlaşmış, ama “prosedür gereği” grev kararı almış. İşçiler buna “sahte grev” demiş. Yani grev varmış gibi yapılıyor, ama asla yapılmıyor. Medya-İş ise yetki prosedürünü bilerek tıkayıp, grev kararı almayarak yetkisini kaybetmiş, ardından yeniden başvurarak süreci başa sarmış. Bu, toplu pazarlık ve grev hakkının özüne yapılmış sistematik bir saldırı.
Hayalet sendikaların dışındaki sendikalara karşı işverenlerin tavrı aleni. Bergama’daki Agrobay Seracılık yönetim kurulu üyesi, “İşçinin sendikaya ihtiyacı yok ki!” diyebiliyor. Tekirdağ’daki Lila Kağıt’ın insan kaynakları yöneticisi işçilere mesaj atıyor: “Bizler birer aileyiz. İsteklerinizi sendikadan değil, bizden talep ediniz.” Aynı işyeri, diğer bölümüne ise Öz İplik-İş’i getiriyor. Yani işveren, kendi “aile” anlayışının dışına çıkanları işten atıyor, ama kendi kontrolündeki sendikayı içeri sokuyor.
Sendikacılığın Müşterileşmesi
Hayalet sendikalar, üyelik ilişkisini de kökten dönüştürmüş. Üyelere pandemi desteği, bayram harçlığı, market çeki dağıtılıyor. Sendika bir hizmet şirketi, üye ise parasını verip hizmet alan bir “müşteri” konumunda. Çalışma Bakanlığı’nın 2025’te gönderdiği uyarı yazısı, bu uygulamaların kanuna aykırı olduğunu belirtiyor ama sistem tıkır tıkır işliyor. Hayalet sendikaların bu denli hızlı yayılması, sadece işçi sınıfının zayıflığından değil, sendikal bürokrasinin bizzat devlet mekanizması tarafından bir yönetim aygıtı olarak yeniden inşa edilmesinden kaynaklanıyor. İşçinin aidiyet duygusunun, bu tür piyasa odaklı rüşvetlerle satın alınmaya çalışılması, sendikacılığın bir hak arama mücadelesi olmaktan çıkarılıp, bir sadakat sözleşmesine dönüştürüldüğünün kanıtıdır.
Dr. Günel’in makalesi, Türkiye’deki çalışma ilişkilerinin sadece yasal düzenlemelerle değil, yeni bir örgütsel formla yeniden şekillendiğini gösteriyor. Hayalet sendikalar, sarı sendikaların yerini alan, siyaset ve sermaye arasında sembiyotik bir ilişki içinde var olan, işçi hareketini içinden kemiren yapılardır. Onlarla mücadele etmek, sadece bu sendikaları eleştirmekle değil; ürettikleri ilişki biçimini, yani örgütsüz, sözleşmesiz, grevsiz çalışma düzenini tarihsel mücadele pratikleriyle aşmakla mümkün. Çünkü asıl tehlike, bu yapıların örgütsel ömürlerinin kısa olması değil; bıraktıkları hasarın çok daha uzun sürmesidir.










YORUMLAR