Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Veli Şahin
Veli Şahin

İlber Ortaylı “büyük aydın” mıydı, kimin aydınıydı?

Türkiye’de “aydın” kavramının içeriği üzerine süregelen tartışma, yalnızca bir adlandırma sorununa indirgenemeyecek kadar geniş siyasal anlamlar barındırıyor. Günlük dilde bu kavramın sınırları o kadar muğlâklaşmıştır ki, diplomalı herkes, hoşgörülü davranan her şahsiyet ya da muhalif siyasete angaje olmuş her figür rahatlıkla “aydın” kategorisine dahil edilebilmektedir. Oysa böylesine gelişigüzel bir kullanım, toplumsal gerçekliği çözümlemek için ihtiyaç duyduğumuz kavramsal araçları köreltmekten başka bir işe yaramaz.

Toplumsal işbölümü içinde aydının yerini doğru tespit etmek gerekir. Aydın, fikirlerin, düşünce sistemlerinin ve ideolojik kalıpların üretilmesi, işlenmesi ve yaygınlaştırılmasıyla ihtisaslaşmış düzeyde uğraşan kişidir. Bu tanımın içine akademisyenler, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, hukukçular ve benzeri entelektüel emekle geçinen geniş bir meslekler topluluğu girer. Fakat hemen belirtelim: Bu tanım, herhangi bir ahlaki üstünlük ya da siyasi meziyet içermez. Bir insanın düşünsel üretim alanında derinleşmiş olması, ona ne özel bir feraset ne de erdem kazandırır. Asıl belirleyici olan, bu üretimin hangi sınıfsal çıkarlara, hangi toplumsal kesimlere hizmet ettiğidir.

Her toplumsal sınıf, kendi ideolojik gereksinimlerini karşılayacak aydın kadrolarını ya bizzat yetiştirir ya da mevcut aydınlar arasından kendine müttefikler bulur. Sermaye sınıfının da emekçi sınıfların da kendine özgü aydınları vardır. Dolayısıyla bir kişinin aydın olduğunu söylemek, onun toplumsal konumuna dair henüz hiçbir şey söylememiş olmaktır. Asıl soru şudur: Bu aydın, hangi toplumsal gücün saflarında yer alıyor, hangi dünya görüşünün yeniden üretimine katkıda bulunuyor?

İlber Ortaylı vakası, bu teorik çerçevenin Türkiye’de nasıl işlediğini görmek bakımından son derece öğreticidir. Ortaylı, engin ansiklopedik bilgisi, etkili anlatım yeteneği ve kuşkusuz akademik saygınlığıyla birçok çevrede adeta refleks halinde “büyük aydın” olarak nitelendirilir. Fakat bu nitelendirme, bilginin toplumsal işlevi sorununu görmezden gelir. Ortaylı’nın tarihçiliği, toplumsal süreçleri ezilenlerin bakışıyla, halk hareketleri ve sınıf çelişkileri ekseninde kavramak yerine; devlet erkanı, saray çevreleri ve yönetici elitlerin perspektifine odaklanır. Resmi tarih anlatısını güçlendiren, mevcut toplumsal piramidi adeta tarihin kaçınılmaz bir sonucu gibi takdim eden bu yaklaşım, egemen sınıfların ideolojik yeniden üretim ihtiyacına cevap verir. İktidar odaklarıyla kurduğu sürekli yakın ilişki ve güç sahiplerinin yanında aldığı konum, bu teorik saptamanın pratikteki somut karşılığıdır: Entelektüel birikimini mevcut düzenin devamına vakfetmiş bir aydın profili.

Ortaylı bir istisna değildir; Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu’nun tarih anlatısı da benzer biçimde Osmanlı-Türk modernleşmesini elitlerin gözünden okuyan, devlet merkezli bir yaklaşımı yansıtır. Bu perspektifleri güncel çelişkilere yaklaşımlarını da belirlediği için sıklıkla ezilenlerin ve halkların tam karşısında konumlanırlar.

Bu örnekler bizi, Türkiye solunda yaygın olan “aydın ilericidir” önyargısıyla yüzleşmeye zorluyor. Bu önyargının kökleri, sol hareketin toplumsal taban kazandığı dönemlerde aydınlar üzerinde kurduğu etki alanına uzanır. O dönemlerde sol düşünce, entelektüel çevrelerde önemli bir hegemonya tesis etmişti. Türkiye solu siyasal ufkunu bu koşullar altında şekillendirdiğinden, aydınları özü itibarıyla ilerici bir kategori olarak kodladı ve bu algı zamanla sorgulanmaz bir önermeye dönüştü. Oysa bu, belirli bir dönemin ürünüydü; aydının doğuştan taşıdığı değişmez bir nitelik değil. Hegemonya ilişkileri değiştiğinde, aydınların büyük bölümünün başka toplumsal güçlerle eklemlenmesi kaçınılmazdır.

Bu noktada sistemin kendi aydınlarını nasıl ürettiğine bakmak gerekir. Üniversiteler, kamusal algıda özgür düşüncenin kaleleri olarak görülse de aslında düzenin yeniden üretim mekanizmalarının en önemlilerinden biridir. Akademik kariyer basamakları, genç araştırmacıları belirli bir düşünme ve üretme kalıbına sokan karmaşık bir disiplin aygıtı işlevi görür. Tez danışmanları, jüriler, atama kriterleri, proje fonları gibi unsurlar, akademisyen adaylarını egemen paradigmalarla uyumlu hale getiren görünmez eli oluşturur. Medya, yayıncılık ve kültür-sanat sektörleri ise giderek artan oranda sermaye mantığının belirleyiciliği altına girmektedir. Tiraj, reyting, satış rakamları ve reklam gelirleri, hangi fikirlerin geniş kitlelere ulaşacağını, hangi sanatçıların görünür olacağını belirleyen temel ölçütler haline gelmiştir. Bu yapısal koşullar içinde Ortaylı, Bardakçı, Afyoncu gibi figürler birer sapma değil, sistemin olağan ve işlevsel çıktılarıdır: Entelektüel sermayelerini kitlelere yerleşik düzeni meşrulaştırmak ve benimsetmek için kullanan, egemen ideolojinin üretimine ve pekişmesine katkıda bulunan aydınlar.

Tüm bu tartışmanın vardığı nokta şudur: Toplumsal kurtuluş hedefleyen hareketler, kendi programlarını inşa edecek aydınlara hayati düzeyde muhtaçtır. Alternatif bir toplum tasavvurunun oluşturulması, emekçi sınıfların tarihsel deneyim ve birikimini derleyip işleyebilecek, bunu tutarlı bir stratejiye ve güncel bir politikaya dönüştürebilecek aydın kadroların varlığını zorunlu kılar. Ezilen sınıflar içinde aydın düşmanlığı beslemek, bu sınıfların ufkunu gündelik sorunlarla sınırlamak ve farklı bir dünya kurma ihtimalini fiilen ortadan kaldırmak anlamına gelir. Ortaylı örneğinin bize gösterdiği tam da budur: Karşı safta aydın üretimi ne kadar sistemli, kurumsallaşmış ve etkiliyse, bu üretimi kendi hedefleri doğrultusunda gerçekleştiremeyen her hareket o ölçüde ideolojik savunmasızlıkla baş etmek zorunda kalır.

Özetle, bir aydının toplumsal ağırlığı, sahip olduğu bilgi stoğunun büyüklüğünden ya da zihinsel yeteneklerinin parlaklığından gelmez. Asıl belirleyici olan, bu bilgi ve yeteneklerin hangi sınıfsal çıkarlara, hangi toplumsal hedefin hayata geçirilmesine hizmet ettiğidir. “Büyük aydın mıydı?” sorusu anlamlı değildir. Anlamlı olan soru şudur: Kimin aydınıydı?

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER