Geçen hafta “İnsanca Yaşamak Kaç Numara”da “Bebeğin kırkı, lohusalığın kırkı, ölünün kırkı…” dediğim gün annemin 52 si idi. Hayatla ölüm arasındaki eşiklerden biri.
Sayılar uğur değil hatırlamadır deyip yazıyı bitirdiysem de zihnim sayılarla çağrışmaya devam etti.
7’si 40’ı 52’si…
Zamanla toplumsal ritüeller olan bu günler biraz da cenazeye gelemeyenlere şans vermekti sanki.
Cenazeye yetişemedin 7’sine gel.
7’si ne de yetişemedin 40’ına, o da olmadı 52’sine…
O da mı olmadı; işte ondan sonrası yalnızca sitem.
Ne beylik laf değil mi?
Beylik derken bu lafı anca bey’ler eder manasında değil, herkesin diline dolanmış da anlamı kalmamış gibi…
“Büyük lokma ye büyük laf etme” der karşındaki.
Ne var ki o acıyla edilir.
Can Yücel’in Baharla Ölüm Konuşmaları gibi düşünmek istiyorum oysa:
“İki tane tavuk gördüm
Toprakla yıkanıyorlardı
Eşeledikleri çukurda
İnsanlar için de belki ölüm
Toprakla bir tür
Yıkanmaktır ”*
Bu düzeye henüz gelemedi aklım, lakin şunu anlamaya yetti: 1 yılı aşkın süre masada kalır dozunda 4 ayrı ameliyat, aylarca süren hastane yatışları, maaile canhıraş edilen mücadele boşa değildi.
Annemiz bir buçuk yıllık uzatma oynadı.
Ailemiz sevgi ve şefkat dolu zaman kazandı.
Yeni güzel anılar sadece geçmişe ilişkin telafi şansı değildi yasımıza sabır ve dayanma gücü kattı.
Yaşamlarımızı daha anlamlı kılmak üzere kendimize ve birbirimize değerimiz arttı.
Evet, anlatabildiysem eğer, bu yazının amacı kendimi sağaltmaktı.
O halde sıradaki parça bana Livaneli’nin sesiyle gelsin.
“Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir
Bir göz açıp yummuş gibi heyyyy”**
*https://sub1.farmaupdate.com/siir/c/can_yucel/baharla_olum_konusmalari.htm
**https://youtu.be/vnD0EaW-0a0









YORUMLAR