Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Günseli Uğur
Günseli Uğur

Toprak incitir mi?

Toprağa vermek… Vermek mi, atmak mı?

Çocuklarımın ilk kayıplarını hatırlıyorum: Ölen akvaryum balığını kibrit kutusuna koyup gömmüştük. Sonra su kaplumbağasını beyaz peçeteye, yıllar sonra da muhabbet kuşlarını beyaz el havlusuna sarıp gömmüştük. Köpeğimizin ise mezarlıkta, başında taşı olan bir yeri oldu. Hepsinde son bir özen, son bir dokunuş, son bir saklama isteği vardı.

Ama annemin “son bakıştaki o gözler”i yok mu?

Annem gittiğinden beri düşünüyorum: Hayat bir gemi, dünya da bir liman mıydı gerçekten? Öyleyse “demir almak günü” mü gelmişti zamandan?

Son üç yılda kaç kez ertelenmişti bu gidiş… Bir uzatma daha oynayamaz mıydık? Hayır, oynayamazdık. Çünkü bu kez annem, kendi sesiyle, kendi kabullenişiyle “Artık benden olmaz kızım” demişti. Canım benim… O hep farkındaydı kendinin.

Yaşadığımız sadece bir veda değildi. Çaresiz çırpınışların, oradan oraya koşmaların, “ondan mı, bundan mı” diye kahroluşların, yanılmaların ve gecikmelerin toplamıydı.

Biz annemi toprağa vermeden çok önce, sağlık sisteminin gömülmüşlüğüyle karşılaşmıştık zaten.

Hastane koridorlarında, yoğun bakım kapılarında, telefonda “sonuç daha çıkmadı” denilen o soğuk, lafı dolandıran seslerde…

İnsan yerine konmadığımız anlarda hem annemin hem bizim çırpınışımız birbirine karıştı defalarca.

Oysa annem yaşama nasıl bağlıydı…

Bir insanın hayatta kalma isteğinin tarifi sorulsa, dudaklarını sımsıkı kapayıp burnundan derin nefes alıp verip gözlerinde parlattığı o inadı anlatırdım.

Yaşamak istiyordu.

Yaşamak için savaşıyordu. “Biraz daha dayan anne” dediğimde “Dayanmayıp da napıcam?” diyecek kadar dirençliydi. Biraz gözü açıldığında ise iştahını da keyfini de esirgemezdi: “Acılı olsun, yağlı olsun, yanında turşusu da acılı şalgamı da olsun…”

Biz de onunla savaşıyorduk: hem hastalıkla, hem zamanla, hem de yıllardır çökmüş bir sağlık sisteminin duvarlarıyla.

Ama sistem öyle bir cendereye dönüşmüştü ki… Ne sesimizi duyurabildik, ne de elimizden geleni tam yapabildik.

Biz her gün daha çok koştuk; o cendere her gün biraz daha daraldı.

Ve işte… Geç kalınmıştı. Terminal dönemdi.

“Terminal” çocukluğumun otogarıydı benim için; şimdi ise “end stage” denilen o son evre hastalığını öğreniyordum.

Çok iyi hekimlerle, iyi cerrahlarla, iyi hemşirelerle, iyi sağlık emekçileriyle karşılaştık.

Ama iyi olmak, çökmüş sistemin ağırlığını maalesef taşıyamazdı.

Bu bir teslimiyet cümlesi değil.

Gerçeğin kendisi.

Çünkü annemi kaybettiğim gün, bir insanın yaşam hakkının nasıl da politik bir şey olduğunu bir kez daha anladım.

Kaybettik.

Annemin toprağına her dokunduğumda, içimdeki öfke ve sevginin birbirine karıştığını hissediyorum. Pamuklara sardığım anıları korumak istiyorum; ama bu düzenin çürümüşlüğünü de unutmamak. Çünkü bazen hatırlamak, tek direnme biçimidir.

Liman aynı liman. Gemiler aynı gemiler.

Ama ben artık kıyıya başka bir gözle bakıyorum: Annemin yaşama tutunuşunu, bizim çırpınışımızı, elimizden alınanları düşünerek…

Refakatçi koltuğunda yazdığım yazılardaki çağrışım yine aklımda:

“Bu dünya bir pencere…”

Annem de baktı ve gitti.

Güneşi çevirelim bu karanlık günleri.*

* https://youtu.be/H7H2xuAyf1Q

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER