İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İBB iddianamesi üzerinden Yargıtay’a Cumhuriyet Halk Partisi hakkında kapatma davasına yönelik bildirimde bulunması iktidarın, devlet aygıtını zor kullanma aracı olarak kullanma pratiğinin zirve girişimidir.
Bu girişim, sadece hukuki bir işlem değil, aynı zamanda iktidardaki klik tarafından sermayenin belli bir kesiminin ve onun siyasi temsilcilerinin, tasfiyesine yönelik açık bir siyasi darbe girişimi olarak görünmektedir.
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İBB’ye yönelik soruşturma sürerken bulunduğu ‘ahtapot’ iması, tutuklu Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun 2 bin 352 yıla kadar hapsinin istendiği 3 bin 741 sayfalık iddianamede yer alması, tüm sürecin yargısal değil, siyasi olduğuna açıkça işaret etmektedir.
Yargı mekanizmasının, “suç gelirleri”, “kamu kaynaklarının suistimali” ve “seçmen iradesinin manipülasyonu” gibi kapitalist sistemin özünde içkin olan patolojik durumları özel olarak muhalif cenaha yönelterek bir siyasi silah işlevi görmesi, faşizmin inşa sürecinin son evresine doğru atılmış en iddialı siyasi hamledir.
Özellikle İBB’ye yöneltilen terör suçlamalarının hukuki dayanaktan yoksunluğu, bu sürecin siyasi hedefinin, ABD’den medet umulan meşruiyet krizi, CHP’yi içten bölme girişiminin başarısızlığa uğraması ve kronikleşmiş ekonomik sorunları, doğrudan devletin zor aygıtını devreye sokarak muhalefeti siyasal alandan tasfiye etme çabasıyla gidermek olduğu netleşmiştir. Bu girişimin başarılı olması durumunda-CHP’nin kapatılması-, rejimin keyfî ve totaliter bir faşist inşanın nihai aşaması olarak kabul edilmelidir.
CHP, temelde sistemin çıkarlarını temsil eden partilerden biri olmasına rağmen, ona karşı yöneltilen bu saldırı, tüm siyasal alanı daraltarak ve demokratik hakları kısıtlayarak, emekçi sınıfların ilerideki örgütlenme ve mücadele potansiyelini de hedef almaktadır. Bu nedenle, siyasal hakların topyekûn gaspına karşı koyma zorunluluğu gereği, düzen partilerinin dahi tasfiyesine yönelik bu antidemokratik saldırıya kararlılıkla karşı çıkılmalıdır; zira siyasal hakların savunulması, işçi sınıfının kendi bağımsız mücadelesini yürütebilmesi için büyük öneme sahiptir.
Bu süreçte “Burjuva parti olarak CHP’nin eylemlerine katılmak, destek olmak düzeni meşrulaştırmaktır” gibi dogmatik ve kısır döngüye hapsolmuş itirazlar yükseltenler, siyasal mücadelenin dinamiklerini dondurmakta ısrar ediyorlar. Onlar için tüm düzen partileri, değişmez ve dokunulmaz bir “iktidar bloğu”nun parçasıdır ve buna karşı atılan her adım, esas düşmana hizmet etme riski taşır.
Oysa gerçek, siyasal alanı tamamen kendi tekeline almak isteyen faşist bir girişime karşı, sınıfsal saflığı merkeze koyan bu katı duruş, pratik mücadele zeminini iktidara altın tepside sunmaktan başka bir işe yaramaz. Taktik esneklikten ve politik zekâdan yoksun bu dogmatizm, mevcut krizi, işçi sınıfının taleplerini burjuva siyasetinin içine taşıyarak alanı genişletme fırsatı olarak görmez; aksine, büyük resmi kaçırarak, elindeki tek silahı örgütlenme “özgürlüğünü” koruma zorunluluğunu dahi tehlikeye atar. Çok solcu görünen bu ve benzeri çıkışlar tersten sağı büyütmektedir.
Ama elbette bu uzun soluklu yargı darbesi sürecinde CHP’nin başvurduğu eylem biçimlerinin sınırlı kapsayıcılığı ve yetersiz mücadele yöntemlerine vurgu yapılması ise kaçınılmazdır. Geçmişte denenen ve etkisi hızla hissedilmesine rağmen süreklilik kazanamayan boykot çağrıları ve hukuki itirazlarla yetinilmesi, iktidarın zor mekanizması karşısında yetersiz kalmıştır. Siyasal ve ekonomik krize karşı üretim ve tüketim süreçlerine fiili müdahale edilmeden bir çıkış yakalamak, kapitalist devletin yapısal gücü karşısında mümkün görünmemektedir. Bu, sadece bir demokrasi söylemi ittifakı kurmakla değil, aynı zamanda emekçi sınıfları merkeze alan güçlü ve fiili bir direniş cephesi inşa etmekle mümkündür.
Mevcut antidemokratik saldırıyı püskürtmek ve emekçilerin çıkarlarını koruyan bir siyasal alan açmak için, sadece CHP’nin değil, tüm muhalif ve devrimci güçlerin, ortak bir demokrasi mücadelesi ittifakı kurması elzemdir. Kitlesel boykot ve genel grev gibi mücadele yöntemleri, teoride en etkili çözüm olsa da Türkiye’nin mevcut toplumsal, güncel siyasal koşulları ve örgütlenme düzeyi dikkate alındığında son derece zordur ve bir anda gerçekleşmeleri beklenemez.
Bu eylemlilik, ekonominin damarlarına dokunan hazırlayıcı, kademeli biçimlerle ilerletilmelidir. Bu kademeler; büyük fabrikalarda iş yavaşlatma eylemleri, kent merkezlerinde tüketim boykotları ve metal, tekstil, enerji gibi stratejik sektörlerdeki bölgesel uyarı grevleri olabilir.
İşin özü; zor olanı başarmak dışında bir şans bulunmuyor! Yoksa iktidar zaten güdük olan demokrasi ve kırıntılarını hepten yok etmekte kararlı!









YORUMLAR