Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Veli Şahin
Veli Şahin

Enerji, Savaş ve Sermaye

Tarihin tozlu sayfaları bize sık sık aynı gerçeği hatırlatır: Meydanlarda sallanan sancaklar, güvenlik adına yükseltilen duvarlar ve kitleleri coşturan nutuklar çoğu zaman devasa bir tiyatronun sahne dekorundan ibarettir. Perdenin gerisinde ise başka bir makine çalışır. Bu makinenin çarklarını döndüren şey, sermaye birikiminin doymak bilmez iştahı ve mülkiyete dayalı hegemonya arzusudur. Sömürgeciliğin kaba talanından modern diplomasinin incelmiş araçlarına kadar değişmeyen gerçek şudur: Savaş, sermayenin kendini yeniden üretmek için kullandığı en keskin neşterdir.

 Petrol ve doğalgaz günümüz dünyasında yalnızca enerji kaynakları değildir. Modern uygarlığın damarlarında dolaşan birer kara iksir gibidirler. Plastikten ilaca, tarımdaki gübrelerden askeri teçhizata kadar sayısız ürün, fosilleşmiş zamanın bu moleküler mirasını taşır. Yenilenebilir enerji umut verici bir ufuk açsa da petrolün kimyasal bir hammadde olarak taşıdığı stratejik değer, onu uluslararası satranç tahtasında hala belirleyici bir taş haline getirmektedir. Bu nedenle İran’a yönelen baskılar yalnızca bir rejimi hedef almaktan ibaret değildir; aynı zamanda enerji havzalarının kontrolü için yürütülen daha geniş bir güç mücadelesinin parçasıdır.

Bununla birlikte İran’daki siyasal düzenin niteliğini göz ardı etmek de mümkün değildir. Siyasal İslam üzerine kurulu bu devlet aygıtı, sendikal haklardan kadınların temel özgürlüklerine kadar pek çok alanda baskıcı ve gerici bir karakter taşımaktadır. Ekonomik kriz, ağır yaptırımlar ve gerici yönetimle birleştiğinde bu yapı geniş toplumsal kesimler üzerinde derin bir yoksullaşma ve baskı üretmektedir. Nitekim son yıllarda İran’da işçilerin, esnafın ve çeşitli emekçi kesimlerin katıldığı yaygın grevler ve protestolar bu hoşnutsuzluğun açık bir göstergesi olmuştur. 2025’ten itibaren ülkenin yüzlerce kentinde yayılan kitlesel gösteriler ve işçi eylemleri, ekonomik kriz ve gerici yönetim karşısında toplumun farklı kesimlerinin ayağa kalktığını göstermektedir.

Ancak bu gerçek, emperyalist müdahaleleri meşrulaştırmaz. Tarih defalarca göstermiştir ki dışarıdan gelen “özgürleştirme” söylemleri çoğu zaman yeni bağımlılık ilişkilerinin ve daha derin yıkımların önünü açar. İran’daki rejimin gerici karakterine karşı gerçek ve kalıcı bir dönüşüm, Washington’un yaptırım paketlerinden ya da bölgesel güçlerin askeri hesaplarından değil; İran işçi sınıfının, kadınlarının ve ezilen halklarının kendi örgütlü mücadelesinden doğabilir.

Çünkü esas mesele dünya ekonomisinin ağırlık merkezi yavaş yavaş Asya’ya kayarken enerji meselesinin jeopolitiğin kalbinde kalmaya devam ediyor oluşudur. Çin, rüzgâr ve güneş enerjisinde büyük yatırımlar yaparak yeni bir enerji mimarisi kurmaya çalışsa da devasa sanayi aygıtı hala Ortadoğu’nun ve Latin Amerika’nın yeraltı zenginliklerine bağımlıdır. Bu nedenle İran’dan Venezuela’ya uzanan yaptırımlar ve baskılar yalnızca bölgesel politikalar değil, aynı zamanda uluslararası güç dengesini belirleyen bir rekabetin parçasıdır. Köhneleşen tahtını korumaya çalışan Batılı “kartal” ile dünya ticaret ağlarını genişleten yükselen “ejderha” arasındaki mücadele, giderek daha fazla enerji damarlarının etrafında düğümlenmektedir.

 Enerji dönüşümü tartışılırken çoğu zaman gözden kaçan asıl soru ise şudur: Bu yeni enerji düzeninin sahibi kim olacaktır? Eğer enerji altyapısı yine piyasanın görünmez eline ve özel kâr hırsına teslim edilirse, krizlerin faturası bir kez daha toplumun geniş kesimlerine işçi ve emekçilere kesilecektir. Bu nedenle kamusal planlama yalnızca teknik, romantik bir tercih değil; toplumsal yaşamın can damarlarını birkaç şirketin mülkiyetine bırakmayan politik bir kalkandır. Haberleşmeden sağlığa kadar temel altyapılar, az sayıda sermaye grubunun çıkarlarına değil, toplumun ortak yararına hizmet etmelidir.

Yarın petrolün yerini lityumun ya da kobaltın aldığı bir dünya ortaya çıksa bile çatışmanın mantığı değişmeyecektir. Emperyalizm çoğu zaman yalnızca kabuk değiştirir. Askeri-endüstriyel kompleks ise barıştan değil savaşın sürekliliğinden beslenen devasa bir değirmene benzer; insan emeğini ve kaynakları öğüterek yeni birikim döngüleri üretir.

Yine de bu karanlık manzaranın içinde başka bir güç de vardır. Fabrikalarda makineleri çalıştıranlar, limanlarda yükleri taşıyanlar ve her sabah hayatı yeniden kuran emekçiler… İnsanlığın gerçek üretici gücü olan bu insanlar, isterlerse savaş makinesinin dişlilerini durdurabilecek potansiyele sahiptir. İran’da grev yapan işçilerden Ortadoğu’nun direnen kadınlarına, Akdeniz limanlarında savaş yüklerini reddeden işçilerden dünyanın dört bir yanında yükselen savaş karşıtı hareketlere kadar uzanan bu damar, sınırları aşan bir dayanışmanın ve daha adil bir dünyanın ihtimalini taşımaktadır. Gerçek özgürlük ne emperyalist müdahalelerin ne de otoriter rejimlerin armağanı olacaktır; onu yaratacak olan, kendi kaderini kendi ellerine alan emekçi halkların ortak mücadelesidir.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER