İnsanlık, emperyalist sistemin genel bunalımının en derinleştiği kavşakta duruyor. Bugün yaşananlar, basit bir ekonomik dalgalanmanın ötesinde; kapitalist emperyalist sistemin ekonomisinden politikasına, kültüründen bilimine kadar her alanı sarsan “birleşik çoğul krizlerin” yarattığı bir yönetme felci ve stratejik tıkanmayı anımsatıyor. Bir zamanlar imparatorlukların ve ulus devletlerin övünerek ilan ettiği yüzyıllık perspektiflerle çizdiği rotalar, bugün yerini stratejinin bizzat “stratejisizlik” olarak kurgulandığı, her köşe başında ayrı bir çatışmanın sürdüğü bir mevzi savaşları silsilesine bırakmış durumda. Siyasetin “taktiklere mahkum” görünmesi, bir derinlik kaybından ziyade; sistemin artık statik bir denge kuramayışının ve taktik manevraların hayati birer varoluş mücadelesine dönüşmesinin sonucudur.
20 yüzyılın stratejik derinliği, sistemin henüz genişleyebilecek alanlara ve ideolojik vaatlere sahip olmasından besleniyordu. Ancak 1990’da ilan edilen o sahte “tarihin sonu” zaferi, kapitalizmin tüm çelişkilerini en çıplak haliyle yaşayacağı bir dönemin kapısını araladı. Devlet aygıtı artık toplumsal bir gelecek inşa eden bir mekanizma görüntüsüne ihtiyaç duymadan; her gün yenisi eklenen kriz bölgelerinde anlık mevzi tutan, saniyelerle ölçülen hamleler yapan bir “kriz yönetim merkezine” dönüştü. Burada strateji bitmemiştir; özellikle gelişmekte olan kapitalist ülkeler için strateji artık “belirsizliği yönetme ve rakibi taktiksel manevralarla boğma” sanatına evrilmiştir.
Bu yeni durum, kendisini en keskin ve kanlı biçimde Ortadoğu’da dışa vurmaktadır. Filistin’deki soykırımcı saldırganlık, Lübnan’ın egemenliğinin hiçe sayılması ve Suriye’de cihatçı çetelere verilen destek ile derinleşen yeni çatışma dalgası, emperyalizmin ve kapitalist devletlerin bölgede artık sabit bir düzen değil, “sürekli ve yönetilebilir bir çatışma” stratejisi izlediğini kanıtlıyor. Eskinin uzun vadeli bölgesel paktları, bugün yerini anlık çıkarlara göre kurulan ve bozulan “sıvı ittifaklara” bırakıldığı iddiası bu açıdan bir gerçekliğe işaret ediyor.
İşte bu koşullar, mitolojide fırsat tanrısı olarak bilinen Kairos’u her zamankinden daha güncel kılıyor. Kairos, alnında tek bir perçem bulunan, bir kez geçip gittiğinde arkasından tutulması imkansız olan o kritik “an”dır. Günümüz burjuva siyaseti için Kairos, artık bir bilgelik arayışı değil, bir “taktiksel hayatta kalma” aracıdır. Burada mesele sadece bir fırsatçılık değildir; mesele, sistemin uzun vadeli bir barış veya istikrar kurma yeteneğini kaybetmiş olmasıdır. ABD’nin Çin ile rekabeti veya İsrail’in bölgedeki saldırganlığı, Türkiye’nin Osmanlıcı hayalleri ile nihai bir zaferden ziyade, her gün yeniden kazanılması gereken hayati taktik manevralar üzerine kuruludur. Her askeri müdahale o anki bir fırsatı (Kairos) değerlendiriyor; çünkü biliyorlar ki, bugün yakalanamayan o perçem/fırsat, yarın kendilerinin çöküşünü hızlandıracak bir dinamik olarak karşılarında duruyor.
Emperyalist sistem, iç çelişkilerini artık ileriye doğru öteleyemediği bir sınıra dayanmıştır. Taktiksel olarak yakalanan her “Kairos”, stratejik bir pusulanın yokluğunda sadece yarınsız bir çatışmanın fitilini ateşlemektedir. Ancak bu “stratejisizlik stratejisi” ve taktik manevraların yarattığı istikrarsızlık; uluslararası işçi sınıfı ve ezilen halklar için sadece felaketleri değil, aynı zamanda büyük devrimci kırılmaları da içinde barındırmaktadır.
Egemenlerin birbirini taktik hamlelerle tarttığı bu çatışma ve savaş çağında, insanlık bu yıkımdan ancak zamanı ve mevziyi yeniden kolektif, uzun erimli ve sınıfsız bir dünya mücadelesinin emrine vererek kurtulabilir. Kairos’un perçemini bu kez, bir avuç asalağın günü kurtaran taktik manevraları için değil; tüm insanlığın kurtuluşu ve sömürüsüz bir yarın inşası için, kararlı bir stratejik hatla yakalamak zorundayız. Sınıf hareketi ve sosyalist örgütlerin zayıflığı bu gerçeği gölgeleyemez…









YORUMLAR