Açıklanan “mutlak butlan” kararıyla birlikte birçok tartışma yapılıyor. Ancak başa dönecek olursak, iktidarın yargı sopasını CHP’nin üzerinde sallayacağı ihtimali zaten uzun süredir siyasetin önünde duran açık bir gerçekti.
Bugün iktidarın muhalefeti dizayn etme çabasına uyum sağlayan bazı muhalif görünümlü siyasetçiler ve gazeteciler, “birlik ve beraberlik içinde bu süreci yönetmeliyiz” diyor. Fakat atlanan çok önemli bir nokta var: Mutlak butlan meselesi bugün ortaya çıkmış bir tartışma değil. Yaklaşık bir yıldır siyasetin gündeminde.
Peki o zaman neden sessiz kalındı?
Eğer bu süreç ilk ortaya çıktığında açık ve net bir tavır alınsaydı;
“Bu bizim iç meselemizdir. Mutlak butlan dayatılsa bile bu seçim meşrudur ve bu partinin lideri tartışmasız şekilde Özgür Özel’dir” denilebilseydi, bugün ne iktidar böyle bir hamle yapacak cesareti bulabilirdi ne de bunca baskı ve tutuklamanın ardından yargıdan böyle bir karar çıkabilirdi.
AKP iktidarının hedeflediği tablo çok açık: Parçalanmış bir muhalefetle seçime gitmek ve tıpkı 1994 İstanbul seçimlerinde olduğu gibi bölünmüş tablo üzerinden yeniden kazanmak.
Aslında bugün yaşanan süreçler, AKP’nin kuruluş ve Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemine giden sürece birçok açıdan benziyor. Ancak CHP’ye ve belediye başkanlarına yönelik operasyonlar çok daha derin, koordineli ve sistematik biçimde yürütülüyor. CHP’nin bu süreci aşabilmesinin önünde hâlâ bazı seçenekler duruyor. Öncelikli mesele, toplu bir mücadele hattı örebilmek.
Ekrem İmamoğlu gibi toplumsal karşılığı yüksek bir figür tutuklandıktan sonra, halkın öfkesini ilk günlerde kısmen doğru yönetip ardından süreci yalnızca il ve ilçe mitingleriyle sönümlendirmek yeterli olmadı. Çünkü artık yaşanan saldırı yalnızca bir kişiye ya da bir belediyeye yönelik değil; doğrudan muhalefetin siyasal yaşam alanına yönelmiş bir müdahaledir.
Bu nedenle mücadele hattının daha hak alıcı, daha kararlı ve daha örgütlü bir zeminden kurulması gerekiyor. Çünkü toplumun önemli bir kesiminde oluşan duygu artık sadece “destek” değil, aynı zamanda geleceğe dair ciddi bir kaygıdır.
Burada en kritik noktalardan biri ise bu hattın yalnızca parti kadrolarıyla değil; emekçilerin, sendikaların, gençlerin, kadınların, demokratik kitle örgütlerinin, sanatçıların ve farklı siyasal kesimlerin geniş katılımıyla örülmesidir. Çünkü böylesi dönemlerde yalnızca kurumsal siyaset değil, toplumsal dayanışma da belirleyici hale gelir.
AKP iktidarının hedeflediği şey parçalı, birbirine güvensiz ve savunmada kalan bir muhalefet görüntüsüdür. Buna karşı verilecek cevap ise yalnızca seçim hesabı yapan değil, toplumsal meşruiyetini halktan alan ortak bir mücadele zemini kurabilmektir. CHP gibi bir partinin tarihsel ağırlığı, bilinirliği ve Türkiye’nin kurucu partisi olması elbette önemli bir siyasal avantaj ve aynı zamanda bir konfor alanı sunuyor. Ancak tam da burada kritik bir eşik başlıyor: Partiyi iktidara giden bir araç olarak görmekle, onu kişisel kariyerlerin ve bireysel gelecek hesaplarının amacı haline getirmek arasında büyük bir fark var.
CHP, mevcut siyasal baskı düzenini aşmak istiyorsa daha esnek, daha bağımsız ve toplumun gerçek sorunlarına daha doğrudan temas eden bir politik hat kurmak zorunda. Çünkü bugün toplumun önemli bir kesimi yalnızca seçim kazanacak bir parti değil; bedel ödemeyi göze alan, samimi ve mücadeleci bir siyasal irade görmek istiyor.
Eğer bu açıklıkla hareket edilirse; işçi mücadelesini, emek siyasetini ve toplumda biriken öfkeyi ortak bir zeminde buluşturabilirse, CHP’nin mevcut durumunun çok daha ötesine geçmesi mümkündür.









YORUMLAR